HÜCUM ve RİCAT (MI?)

Günümüz fotoğraf sanatının iki önemli ismi Murat Germen ve Orhan Cem Çetin’in Evin Sanat Galerisi’nde açtıkları sergi birbirine zıt gibi görünen iki ayrı çalışmanın ürünü.

Sergide bizleri, Murat Germen’in üç boyutlu heykelimsi imgelerinde vücut bulan çağımızın mimari ve şehircilik anlayışının insanla buluşma noktalarındaki yıkıcı antiestetiğinin karşısında yer alan Orhan Cem Çetin’in buz içine hapsolmuş serin sakinliği karşılıyor. Ama bu karşılaşma "şimdilik" var gibi görünüyor. 

Birbirine zıt gibi görünen bu karşılaşma kendi içinde, gelecekteki bir birlikteliğin ve aynı noktada buluşacak olmanın ipuçlarını da barındırıyor.
İçten içe kaynayan fokurtuyu ve insanı inceden saran huzursuzluğu hissetmemek elde değil Orhan Cem Çetin’in buzdan imgelerinde. Murat Germen'de ise ahşap dokunuşlardaki ümit ve sıcaklığı...
Hatice Ezgi Özçelik





 
 












"Aynadaki yansımanızı yüzeydeki en ince ayrıntısına kadar çizseniz de oradaki kişilik nadiren başkalarının gördüğü 

gerçeğe yaklaşır." -Kazuo Ishiguro





"İnsan(lık) Sonrası Kimlikler"

Vahşi Kapitalizm'in sonuna gelindi.Şimdi sıra Yeni Kapitalizm'de. 
Yeni Kapitalizm'in aşırı arzularla körleşmiş, istikrarsız/değişken android kimlikli toplumlarını yaratmada...
"Blade Runner 49" ve onun üzerine Slavoj Zizek'nin yazdığı yazıya karşılık olarak 2013 Ekim'inde yazdığım "Kategorik Değerlendirme" yazısına sıkı sıkıya sarılmalı. Bunun sonunda; kaosu bile mumla arayacağımız bir yokluk/hiçlik çağıdır bizi bekleyen.


İyi bir komşu? Dost? Sevgili? 

Bahçende petunyalar, melisalar, yediveren çilekler, yaseminler, mor salkımlar, begonviller, küpeler, menekşeler varsa...(Bir de kitaplar? Ehh...!) 
(İnternet..? Medeniyet tamamen çökse de kurtulsak kendisinden)
Başka bir şeye ihtiyacın yoktur.

Cicero’dan çaldığımı zannetmeyin.
Herkes kendi yaşamının filozofudur!


KAFAMDA DELİ SORULAR!

Gidişat kötü. Kötü de, neden kötü? diye kendime bir soru sorduğumda vardığım sonuç: Wallerstein'ı okumuşlarla okumamışlar arasındaki savaşa işaret ediyor gibi. Savaşın taraflarından ve bugünkü  siyaseti dizayn eden politikaların mimarlarının (mimar demeyelim de "kalfa" demek daha doğru bir terim olur) okumasalar da içgüdüsel olarak ontolojik bir yok oluşa karşı koymak için gerici politikalar ürettikleri düşüncesi hakim olmaya başladı kafamda son zamanlarda.

"Hüloğ" diyen insanın varoluşsal süreçteki kalıcılık şansı "Demokrasi ve Adalet" diyenden daha fazla çünkü. Bu bağlamda, sonuç olarak düşüncemizi şu şekilde somutlaştırabiliriz: Dünyanın kaçınılmaz olarak iyi ve gelişmiş topluma doğru evrimleştiği, yani ilerlemenin bizlerin doğal mirası olduğu şeklindeki Aydınlanmacı önkabul bir çöpten ibarettir artık.

Hatice Ezgi Özçelik


PARİS'İN BİR BAŞKA YÜZÜ 
Kızım bu yıl Paris'in hiç bilmediğimiz, çok modern bir yöresinde ev kiralamış.
Değişik bir deneyim oldu. Fotoğrafları kaldığımız evin hemen yanında çektim.
Gideceklere tavsiye edilir.
DOĞUMGÜNÜ KUTLAMASI
Doğum günümü bu yıl geleneksel Paris'in ikonlarından St. Germain'deki Les Climate restoranında kutladık.
Menüde güvercin vardı. İlk önce karşı çıktım; katiyyen yemem bir daha güvercinlerin yüzüne bakamam, dedim ama özel çiftliklerde yetiştirildiği, tavuk yer gibi düşünmek gerektiği söylenince, ikna oldum. Çok lezzetliymiş... 😊





Biri Bana Anlatabilir mi?

Açlık Grevleri’nin ve Ölüm Oruçları’nın tanımı, VikiSosyalizm sitesinde, “Tutsakların, insanlık dışı koşullar altında, yaşamlarından başka ortaya koyacak hiçbir şeylerinin kalmadığı koşullarda geliştirdikleri direniş metodudur” olarak yapılıyor.
Tarihçesi ise çeşitli sitelerde ve çalışmalarda, “eski çağlarda Japonya’da birinin düşman bellediği kişinin kapısının önünde oruç tutması, onu aşağılamak ve zor durumda bırakmak için yapılan bir eylemdi”den başlıyor, 1981 Diyarbakır, 1996 Burdur ve 2000’lerdeki tutsak direnişçilerin Ölüm Oruçları ile devam ediyor.

Yani, eski çağlarda Japonya’da uygulananı bir yana bırakırsak tarih boyunca Açlık Grevleri’nin ve Ölüm Oruçları’nın felsefesi tutsaklık koşullarında, yaşamlarından başka ortaya koyacak hiçbir şeyleri kalmayan insanların başvurduğu bir direniş yöntemi olarak vurgulanıyor.  

Son yıllarda tutsak olmayan insanlar tarafından benimsenen, haklarını savaşarak almak yerine bedenlerini ortaya koyarak sonuca ulaşmaya çalışan insanların başvurduğu Açlık Grevi ve Ölüm Oruçlarının felsefesini biri bana anlatabilir mi?

Hatice Ezgi Özçelik
...

kimi şeyler vardır
o an yazılamaz,

söylense,

söz sözün boşluğunda kalır

bir söğüt düşünün gölgesiz
bir yarın düşünün bugünsüz

bir şarkı yankısız

bir aşk
düşünün

anısız.
,,,

DÜELLO'dan
FOÇA
Bir zamanlar adalarında fokların yaşadığı, bugünkü ismini fok anlamına gelen Phokaia'dan alan şirin bir İyon yerleşimi...





İŞÇİ SINIFININ –GELECEKTEKİ- GEREKSİZLİĞİ ÜZERİNE...
Çok iddialı bir cümle değil mi?
Emeğin kutsandığı bir çağın insanı olarak yakın zamana kadar, ben de öyle düşünürdüm. Ta ki, bir fabrika ziyaretine kadar: Münih’te bulunan, gelecekteki teknolojilerle donanmış, inanılmaz büyüklükteki BMW fabrikasını ziyaretime kadar.

Nereden mi, geldim yukarıdaki iddialı fikre; şunu söylemek herhalde yeterli olacaktır: Bu muhteşem teknoloji ürünü araçları üreten fabrikanın ¾ lük bölümünde çalışan insan yoktu.
Yalnızca robotlar çalışıyordu!
Ürkütücü gövdeleri, milimetrik ve saliselik çalışma tempolarıyla biraz korku biraz da hayranlıkla seyrettim teknolojideki bu ilerlemeyi. 

Çıktıktan sonra artık daha iyi anlıyordum, dünyada neden otoriter ve faşist yönetimlerin yükselişe geçtiğini.
Her şey, varlık nedeni elinden alınan, varoluş kaygısına düşmüş, ayağının altından dünyası kayan emek insanını zaptetmek içindi.

Yazıyı uzatmak mümkün. Otoriterlik ve faşizmin ötesinde insani çözüm üretecek bir takım çalışmalar yapılıyor mu? Bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa o da şu: Bu bir çıkmaz, insanlık bu şekilde var olamaz. 10-15 yıl sonrasının  dünyasında oluşacak çalkantıları savrulmaları düşünmek bile bugünün dünyasını karartmaya yetecek ciddiyette.
Çözüm: Şu an için artık teknolojiden vaz geçmek de, geriye dönmek de mümkün görünmüyor. Temelsiz bazı çareler gündemde: 

Robot çalıştıran fabrikalardan “robot vergisi” alınıp işsiz insanlara dağıtmak gibi.
İnsana inancını kaybetmiş biri olarak bana uyar. Uyar da... bunun sonunda yani üretmeden yaşayan insanın, felsefi açıdan düşeceği durumu, ben, düşünmek dahi istemiyorum.
Hatice Ezgi Özçelik  
RÜYAMDA...
Hiç şiddet kullanmadan iki kişinin kalbini ince tarak gibi bir aletle söküp ağzıma atıyorum. Kalpler cılız, bir lokmada yutuyorum.
Ne acayip bir rüya!
DAĞLARDAYIZ...
Ne muhteşem manzara değil mi?
Alpler'in doğu yakasındaki bir tepeden çektim bu fotoğrafları. Ön plandaki "çirkin" çok halim-selim bir yaratık. Göründüğü gibi hiç değil.. :)




"GÖKTEN ON ELMA DÜŞMÜŞ..."
Karlı bir İstanbul akşamında açılışını yaptığımız sergimizden fotoğraflar



                                                                                                           

SERGİ


"GÖKTEN ON ELMA DÜŞMÜŞ..."
06-19 Ocak 2017 tarihleri arasında İFSAK GALERİ'de 
Açılış: 07 Ocak 2017 Saat 17:00


İKİ GÖKADA'NIN ÇARPIŞMASI

Müthiş bir çekim gücüyle birbirlerinin çekim alanına girdiler. Çarpışma muhteşemdi.
Böyle çarpışmalarda iki ihtimal ortaya çıkıyor: Özgür gökadalar çarpışma sürecinde bulutsulaşacaklar mı, yoksa özelliklerini yitirip tek, devasa bir gökadaya mı dönüşecekler, onu zaman gösterecek..